Oğlumu at çiftliğine götürmeye karar verdik , hem hayvanlarla yakınlaşsın, hem severse bu spora devam etsin, temiz hava, Pazar eğlencesi vesaire. Oğlan bahane, mesele içimdeki kovboya kıyak.. Düldülü özleyen Red Kitim. Böyle yaşamalıydım, bağsız, bağımsız…Öylesine özgür ruhum…
Şehrin epey dışındaki çiftliğe ulaştık öğleden önce. Şehirli konformist burunlarımızı ister istemez kıvırtan doğa (!) kokularının içinden geçerek eğitim alanına vardık. Ahırların önünden geçerken aniden hapşıran kahverengi beygir beni üç adım yana sıçrattı , oğlum korkmasın diye ayağımın burkulduğunu söyledim. Sıçrarken bastığım kallavi dışkının bembeyaz ve pahalı spor ayakkabılarıma bulaşması canımı sıktı ama olsun canım, doğayla baş başa yaşamda olur bunlar..
Sıramızı bekliyoruz binicilik dersi için. Seyis, siyaha çalan koyu kahverengi bir atın dizginlerinden tutarak bize seslendi, oğlumun sırası. Benimki gayet rahat ve güvenli bir hareketle bindi , eğitmenin yardımıyla başladı tıngır mıngır sürmeye. Yarım saat olmadı ki baktık, eğitmen bırakmış dizginleri kontrol benim küçük kovboyumda, hem de tırısa geçmiş. Anasının kovboy ruhundan kapmış çocuk ne olacak… Gururla şişiniyorum.
“Ya, büyüklere de ders veriyor musunuz?”
“Tabii hanfendi ne demek, sizler için de çok yararlı bir spor bu.”
“Şey… Ben de binsem… Ama kiloluyum ya biraz, o açıdan şeyediyorum bi miktar..”
Gülüyor adam
“Ohooo, sizin üç katınızı taşır bu hayvanlar…”
“E hadi o vakit, şöyle sakin bi tanesine bineyim ben.”
“Efe var, şu siyah olan, çok munis bi hayvandır, onu hazırlayayım ben.”
Efe, yaşlılığını benim bile anlayabileceğim bir hayvancağız, adına bakmamak lazım. Daha çok 30 Ağustos resmi geçitlerine katılan yaşlı efelere benziyor. Neyse, başlangıç için idare ederim artık, sonra benim gibi birine rüzgar gibi bişey lazım.
Atın yanına gidiyorum, uzaktan bu kadar yüksek görünmüyordu yav. Üzengi, belime geliyor neredeyse bacağımı ta oraya nasıl kaldıracağım?
“Abla, şimdi elinle eğerin üzerindeki çıkıntıyı tut kendini yukarı çekerek ayağını üzengiye geçir, sonra hop diye asıl kendini yukarıya.”
Abla formatına girmiş eğitmene bakıyorum ters ters, şu hop diye kaldırıp yukarı fırlatmamı istediği kıç kaç kilo bi fikri var mı acep? Neyse, bi bineyim hele.. Beceremeyeceğimi düşünüyor, sağa sola bakınıyor ukala dümbeleği, ben şimdi o bakmazken binivereyim de görsün ablasının maharetlerini. Atın solundayım, sağ ayağımı üzengiye bi hallerle geçiriyorum kalçamdan gelen cayırtıları umursamadan, eğere tutunup “ya Allah!” nidasıyla kendimi yukarı alıyorum. Atın sırtına kapaklanıyorum başım hayvanın sağından aşağı sarkmış kıçım seyircilere dönük çuval gibi kalakalıyorum.
“Ne yaptın abla, düşeceksin dur, hay Allah, ne acele ettin ben seni kaldıracaktım. Gel elime bas , aman yavaş…”
Ben de bu ata binerim arkadaş bu dümbüğün yardımı olmadan. İnsanüstü bir gayretle sol ayağım kaldırıp herifin “abla dur dur ters” nidalarına kulak asmadan eğere oturuyorum. O da ne! Atın başı yok lan!
“Bu eğer tersmiş” diyorum hiç bozuntuya vermeden.
“tamam abla sen bi in tekrar çıkaracağım seni” diyor adam, dudaklarının kenarları ve çenesi seyirerek, yanakları bastırmaya çalıştığı kahkahanın etkisiyle olacak gerilmiş kalmış. Başım dik bi şekilde iniyorum, daha doğrusu adamın kucağına yıkılıyorum başka bi çocuk da koşup ayağımı kurtarıyor. İkisi beraber beni oflaya puflaya kucaklayıp doğru bir şekilde pek muhterem Efe hayvanının üzerine oturtuyorlar.
At ve ben öylece duruyoruz: ben, korkudan donmuş, atsa benim ağırlığımdan çakılmış vaziyette. Hayvancağızın dizleri titriyor hissediyorum. Derken yavaşça hareket ediyor. Yavaşça derken gözünüzde canlandırabilmeniz için şöyle tarif edeyim , hani sırtına çift kapılı buzdolabını yüklemiş acemi ve çelimsiz bir hamal düşünün her adımı kırk kere düşünerek ve insanüstü bir çabayla atan, her adımda beli biraz daha bükülüp yere yaklaşan...Hah, işte öyle... Bu inanılmaz tempo bile benim ödümü koparmaya yetiyor vallahi, bisiklettir arabadır insan kullandığı araca hükmediyor sonuçta ama bu beygir efendinin kendi iradesi var yahu, “de git şişko kocakarı, kırdın belimi “deyip silkiniverse rahmetli süpermenden beter olur hallerim, o hiç olmazsa önceleri uçabiliyor ve karamanlıklar yapıyordu oysa benim hayatımda doğru dürüst bir zıplamışlığım ve bu sayede daldan bir meyve koparabilmişliğim bile yok... Durmadan konuşuyorum onunla, yalvarıyorum neredeyse;
“sevgili sayın at kardeş, lütfen lütfen yavaş, bak çok korkuyorum, noolur beni atmaya filan kalkma, sen inanmazsın şimdi ama ben çok fena kovboy ruhluyumdur aslında...” (tam lafın burasında kişnemekle püskürmek arası bi kahkaha attığına kalıbımı basarım)
“bak gülüyorsun ama gülme gerçek diyorum, nasıl bi kovboy var aslında içimde , aaa, gene gülüyorsun bak, terbiyesiz misin nesin”
Hızlanıveriyor birden. Yelesine sımsıkı sarılıp boynuna kapanıyorum.
“ya tamam amma alıngan şeysin be, bak sağ salim beni şu kenara götür sana havuç vereceğim.” Havuç mu yerdi bunlar yarabbim neydi? Yok, havuç tavşan içindi. Ne yer bu hayvan? Ot diyecem demesine de çok cazibesi yok rüşvet olarak.
Bildiğim tüm duaları mırıldanıyorum ama açıkçası attan düşmeme duası varsa özel, onu bilmiyorum, o yüzden tedirginim. Seyircilerin arasından kahkahalar yükseliyor, oğlumun atı yanımdan dört beş kere geçiyor hızla,
“anne herkes sana bakıyor kalksana rezil olduk” diyor çocuk her geçişte. Olmaz... Kalkamam. Dünyaya hizmetlerim bitmedi daha.
Efe efendi sonunda imana geliyor beni kenara götürüyor. Başta bana yardım eden o iki genç koşarak geliyorlar, inmem için biri avuçlarını birleştirip basamak yapıyor öbürü kolumdan tutuyor fakat ı ıh, sımsıkı sarıldığım yeleden ayrılmıyorum.
“Abla korkma , bırak tuttuk biz seni.”
“Merdiven filan yok mu, senin eline basabilmek için bile epey aşağı düşmem gerekiyor be!” diye söyleniyorum.
“Yok abla merak etme tutacağız biz seni, sen bırak kendini.”
Sonunda seyircilerden de yardıma gelen iki üç kişi eşliğinde iniyorum aşağı. Korkudan nasıl kasmışsam bacaklarımı, parantez şeklinde kalmışlar. Tombik parantezlerimin izin verdiği ölçüde karizmayla kafeteryaya doğru yürüyorum, dilim damağıma yapışmış.
“Sütçü beygirini vermişler at diye, hayvan yürümesini bilmiyor, elektriğimiz tutmadı, özgür ruhumla uyum sağlayamadı tabii” diye söyleniyorum bir yandan.
Yoksa, çok acayip kovboyumdur ben...
Şehrin epey dışındaki çiftliğe ulaştık öğleden önce. Şehirli konformist burunlarımızı ister istemez kıvırtan doğa (!) kokularının içinden geçerek eğitim alanına vardık. Ahırların önünden geçerken aniden hapşıran kahverengi beygir beni üç adım yana sıçrattı , oğlum korkmasın diye ayağımın burkulduğunu söyledim. Sıçrarken bastığım kallavi dışkının bembeyaz ve pahalı spor ayakkabılarıma bulaşması canımı sıktı ama olsun canım, doğayla baş başa yaşamda olur bunlar..
Sıramızı bekliyoruz binicilik dersi için. Seyis, siyaha çalan koyu kahverengi bir atın dizginlerinden tutarak bize seslendi, oğlumun sırası. Benimki gayet rahat ve güvenli bir hareketle bindi , eğitmenin yardımıyla başladı tıngır mıngır sürmeye. Yarım saat olmadı ki baktık, eğitmen bırakmış dizginleri kontrol benim küçük kovboyumda, hem de tırısa geçmiş. Anasının kovboy ruhundan kapmış çocuk ne olacak… Gururla şişiniyorum.
“Ya, büyüklere de ders veriyor musunuz?”
“Tabii hanfendi ne demek, sizler için de çok yararlı bir spor bu.”
“Şey… Ben de binsem… Ama kiloluyum ya biraz, o açıdan şeyediyorum bi miktar..”
Gülüyor adam
“Ohooo, sizin üç katınızı taşır bu hayvanlar…”
“E hadi o vakit, şöyle sakin bi tanesine bineyim ben.”
“Efe var, şu siyah olan, çok munis bi hayvandır, onu hazırlayayım ben.”
Efe, yaşlılığını benim bile anlayabileceğim bir hayvancağız, adına bakmamak lazım. Daha çok 30 Ağustos resmi geçitlerine katılan yaşlı efelere benziyor. Neyse, başlangıç için idare ederim artık, sonra benim gibi birine rüzgar gibi bişey lazım.
Atın yanına gidiyorum, uzaktan bu kadar yüksek görünmüyordu yav. Üzengi, belime geliyor neredeyse bacağımı ta oraya nasıl kaldıracağım?
“Abla, şimdi elinle eğerin üzerindeki çıkıntıyı tut kendini yukarı çekerek ayağını üzengiye geçir, sonra hop diye asıl kendini yukarıya.”
Abla formatına girmiş eğitmene bakıyorum ters ters, şu hop diye kaldırıp yukarı fırlatmamı istediği kıç kaç kilo bi fikri var mı acep? Neyse, bi bineyim hele.. Beceremeyeceğimi düşünüyor, sağa sola bakınıyor ukala dümbeleği, ben şimdi o bakmazken binivereyim de görsün ablasının maharetlerini. Atın solundayım, sağ ayağımı üzengiye bi hallerle geçiriyorum kalçamdan gelen cayırtıları umursamadan, eğere tutunup “ya Allah!” nidasıyla kendimi yukarı alıyorum. Atın sırtına kapaklanıyorum başım hayvanın sağından aşağı sarkmış kıçım seyircilere dönük çuval gibi kalakalıyorum.
“Ne yaptın abla, düşeceksin dur, hay Allah, ne acele ettin ben seni kaldıracaktım. Gel elime bas , aman yavaş…”
Ben de bu ata binerim arkadaş bu dümbüğün yardımı olmadan. İnsanüstü bir gayretle sol ayağım kaldırıp herifin “abla dur dur ters” nidalarına kulak asmadan eğere oturuyorum. O da ne! Atın başı yok lan!
“Bu eğer tersmiş” diyorum hiç bozuntuya vermeden.
“tamam abla sen bi in tekrar çıkaracağım seni” diyor adam, dudaklarının kenarları ve çenesi seyirerek, yanakları bastırmaya çalıştığı kahkahanın etkisiyle olacak gerilmiş kalmış. Başım dik bi şekilde iniyorum, daha doğrusu adamın kucağına yıkılıyorum başka bi çocuk da koşup ayağımı kurtarıyor. İkisi beraber beni oflaya puflaya kucaklayıp doğru bir şekilde pek muhterem Efe hayvanının üzerine oturtuyorlar.
At ve ben öylece duruyoruz: ben, korkudan donmuş, atsa benim ağırlığımdan çakılmış vaziyette. Hayvancağızın dizleri titriyor hissediyorum. Derken yavaşça hareket ediyor. Yavaşça derken gözünüzde canlandırabilmeniz için şöyle tarif edeyim , hani sırtına çift kapılı buzdolabını yüklemiş acemi ve çelimsiz bir hamal düşünün her adımı kırk kere düşünerek ve insanüstü bir çabayla atan, her adımda beli biraz daha bükülüp yere yaklaşan...Hah, işte öyle... Bu inanılmaz tempo bile benim ödümü koparmaya yetiyor vallahi, bisiklettir arabadır insan kullandığı araca hükmediyor sonuçta ama bu beygir efendinin kendi iradesi var yahu, “de git şişko kocakarı, kırdın belimi “deyip silkiniverse rahmetli süpermenden beter olur hallerim, o hiç olmazsa önceleri uçabiliyor ve karamanlıklar yapıyordu oysa benim hayatımda doğru dürüst bir zıplamışlığım ve bu sayede daldan bir meyve koparabilmişliğim bile yok... Durmadan konuşuyorum onunla, yalvarıyorum neredeyse;
“sevgili sayın at kardeş, lütfen lütfen yavaş, bak çok korkuyorum, noolur beni atmaya filan kalkma, sen inanmazsın şimdi ama ben çok fena kovboy ruhluyumdur aslında...” (tam lafın burasında kişnemekle püskürmek arası bi kahkaha attığına kalıbımı basarım)
“bak gülüyorsun ama gülme gerçek diyorum, nasıl bi kovboy var aslında içimde , aaa, gene gülüyorsun bak, terbiyesiz misin nesin”
Hızlanıveriyor birden. Yelesine sımsıkı sarılıp boynuna kapanıyorum.
“ya tamam amma alıngan şeysin be, bak sağ salim beni şu kenara götür sana havuç vereceğim.” Havuç mu yerdi bunlar yarabbim neydi? Yok, havuç tavşan içindi. Ne yer bu hayvan? Ot diyecem demesine de çok cazibesi yok rüşvet olarak.
Bildiğim tüm duaları mırıldanıyorum ama açıkçası attan düşmeme duası varsa özel, onu bilmiyorum, o yüzden tedirginim. Seyircilerin arasından kahkahalar yükseliyor, oğlumun atı yanımdan dört beş kere geçiyor hızla,
“anne herkes sana bakıyor kalksana rezil olduk” diyor çocuk her geçişte. Olmaz... Kalkamam. Dünyaya hizmetlerim bitmedi daha.
Efe efendi sonunda imana geliyor beni kenara götürüyor. Başta bana yardım eden o iki genç koşarak geliyorlar, inmem için biri avuçlarını birleştirip basamak yapıyor öbürü kolumdan tutuyor fakat ı ıh, sımsıkı sarıldığım yeleden ayrılmıyorum.
“Abla korkma , bırak tuttuk biz seni.”
“Merdiven filan yok mu, senin eline basabilmek için bile epey aşağı düşmem gerekiyor be!” diye söyleniyorum.
“Yok abla merak etme tutacağız biz seni, sen bırak kendini.”
Sonunda seyircilerden de yardıma gelen iki üç kişi eşliğinde iniyorum aşağı. Korkudan nasıl kasmışsam bacaklarımı, parantez şeklinde kalmışlar. Tombik parantezlerimin izin verdiği ölçüde karizmayla kafeteryaya doğru yürüyorum, dilim damağıma yapışmış.
“Sütçü beygirini vermişler at diye, hayvan yürümesini bilmiyor, elektriğimiz tutmadı, özgür ruhumla uyum sağlayamadı tabii” diye söyleniyorum bir yandan.
Yoksa, çok acayip kovboyumdur ben...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder